7 Mayıs 2008 Çarşamba

UZUN VE MUTLU EVLİLİKLER İÇİN BİR ANAHTAR

Uzun ve mutlu bir evlilik için bir anahtar ister misiniz? Eşinizden özür dilemeyi deneyin. Yaklaşık 8000 insan üzerinde yapılan bir araştırmaya göre eşlerin birbirlerinden özür dilemeye olan açıklıkları evliliklerinin uzunluğunu ve mutluluğu etkiliyor.

Uzun ömürlü bir evliliğin sırrı: eşimizin de en az bizimki kadar değerli bir bakış açısı vardır gerçeğini kabul etmek ve onları sevdiğiniz ve mutlu olmalarını istediğiniz için özür dilemeye açık olmaktır.

Eşimizden nasıl özür dileyebiliriz?

  • Pişmanlığınızı belli edin. “Sözlerimin seni çok incittiğini görüyorum. Sana öyle söylediğim için çok pişmanım.”
  • Sorumluluğunuz kabul edin. “Sana yanlış davrandığımı kabul ediyorum. Hatalıydım.”
  • Kırdığınızı onarın. “Senin için yapabileceğim bir şey var mı?” “Kendini daha iyi hissetmen için yapabileceğim bir şey var mı?”
  • Gerçek bir tövbe. Tövbe kelimesinin biraz eski moda olduğunu biliyorum. Ama yerine kullanacak başka bir kelime de bulamadığım için kullanıyorum. Tövbe kavramı genellikle Tanrı ile insan arasındaki ilişkide insanın Tanrı’ya karşı günah işlediği durumlarda bundan pişmanlığını ifade eder. Ama tövbenin diğer bir özelliliği de “Aynı yanlışı bir daha tekrarlamayacağım” sözünü de vermektir. Eşimizi incitmişsek gerçekten tövbe etmeliyiz. Yani onsan özür dilemeliyiz ama yanlış davranışı da bir daha tekrarlamamalıyız.
  • Bağışlanmayı dilemek. “Lütfen beni bağışla”, “affet beni”. Özür dilediğimiz zaman eşimiz bizden ondan bağışlanma dilediğimizi de duymalı.

Yukarıda sizlere eşinizden (yada herhangi birisinden) nasıl özür dileyebileceğinizi göstermeye çalıştık. Örneklerimiz kendi kelimelimizdi, ama sizin özür dilemeniz sizin kelimelerinizi yansıtmalı. En önemli olan unsur eşimizin bizim ne kadar ciddi olduğumuzu anlaması ve samimi olarak üzgün olduğumuzu görmesidir.

Yoksa kelimelerin hiçbir anlamı yoktur.

11 Nisan 2008 Cuma

EŞİMİZİ KÜÇÜMSEMEK

Evlilikle ilgili eşlerle konuşurken özellikle ilişkilerinden memnun olmayan eşlerde gördüğümüz bir tutumu sizlerle paylaşmak isteriz: Eşi küçük görmek...

Evliliklerinden hoşnut olmayan bazı eşler kendi eşlerin hakkında konuşurken eşlerini beğenmediklerini fark ediyoruz. Eşlerinin sadece giyinişleri veya görünüşleri (eğer kilo da almışlarsa) değil ama aynı zamanda onları “kültürsüz”, “cahil”, “anti-sosyal” veya “konuşmaktan aciz” vb birileri olarak görüyorlar.

Eşlerini böyle görürlerken aslında bir anlamda kendilerini de daha üstün bir seviyeye koymuş da oluyorlar. Sonunda da “bizler birbirimizden çok farklıyız. Birbirimize yakışmıyoruz.” diyorlar.

Çok acı. Aslında çok büyük ihtimalle evlilik başlarken bu şekilde hissettikleri, veya gördükleri için evlenmiyorlar bu çiftler. Aksine, birbirlerini uygun ve denk gördükleri için evlenmeyi kabul ediyorlar. Ama bir süre sonra anlaşılan aradaki uyumsuzluklar birisinin diğerini küçük görmesine neden oluyor.

Bu şekilde düşünmek evliliğe büyük bir zarar veriyor. En önemli zarar değer verme, saygı duyma ile ilgili. Küçük gördüğümüz birisine değer vermemiz de saygı duymamız da çok zordur. Değer vermediğimiz birisiyle birlikte olmak, ona hizmet etmek, onunla birlikte aynı evi, yatağı paylaşmak çok zor gelir. Kendimizi o kişiden uzak hissederiz veya doğal olarak uzaklaşırız. Yani, eşimizi küçük görüyorsak ona karşı “soğumaya” da başlamışız demektir. Saygımızı kaybediyoruzdur. Bu da evliliklerdeki en büyük kopma sebeplerinden bir tanesidir.

Oysa değer duygusu dışsal değil içseldir. Yani karşımızdakine değil bize bağlıdır. Bir çocuk için eski, yırtık veya kırık bir oyuncak çok değerli olabilir. Ama bir başkası için çok parlak, güzel ve pahalı bir oyuncak değersiz gelebilir. O halde değer, karşımızdakinin dış görünüşü, kültürlülüğü, eğitimliliği, bilgeliği veya güzelliği ile ilgili değil bizim onları nasıl gördüğümüzle ilgilidir. Onları nasıl görmek istersek öyle görürüz. Değerli olduklarını düşünürsek değerlidirler. Değerli olmadıklarını düşünüyorsak “ağızlarıyla kuş bile tutsalar” bizlere kendilerini beğendiremezler.

Eşimizin değerliliğini düşünürken, yada tartarken tartının bir ucuna eşimizi koyarız ama diğer ucunu doğru ağırlıkları koyduğumuzdan da emin olmamız gerekir. Tartmak için kullandığımız ağırlıklar asla dış görünüş, maddiyat veya eğitim-kariyer gibi yapay, geçici unsurlar olmamalıdır. Bunun yerine kalıcı olan asıl ağırlıklar, doğruluk, dürüstlük, insan olmak, saflık gibi unsurlar ön plana çıkmalıdır. O zaman insanlar başkalarının gözünde “hiçbir şey” olmasalar bile bizim gözümüzde “eşsiz” değerde olurlar. Onlara sevgimiz, onlara saygımız kendiliğinden artar böylelikle.

Eşinizi değersiz mi buluyorsunuz? Yada ona saygınızın azaldığını mı düşünüyorsunuz? Onu tartmak için kullandığınız ağırlıklara bakın. Nasıl ağırlıklar kullanıyorsunuz? Aslında gerçekten ağırlık olmayanları mı kullanıyorsunuz, yoksa gerçek değerleri, ağırlıkları mı önemsiyorsunuz?

DİNLEMEK: SEVGİ ARACI

Küçük kızım geçen gün ben salonda koltukta otururken ve televizyonda zapping yaparken geldi. Heyecanlıydı. Bana bir şey anlatmak istiyordu. Kulağımla onu duyuyordum. Gözlerim arada sırada ona çoğunluklada kanallara bakıyordu.

Kızım heyecanla bana doğru konuşuyordu. “Baba! Baba bak!” Bu ifadeleri ondan daha önce de çokça duymuştum. “Evet kızım. Söyle…” dedim. Ama hala anlatmak istediği konuya gelememişti. Bu onun heyecanını artırıyor ve biraz da kızdırıyordu. Sonunda iki eliyle benim başımı şakaklarımdan tuttu ve aynı heyecanla ve içten bir şekilde “Baba, baba, gözlerini görmeyince beni dinlediğini anlamıyorum.” dedi.

Cevabı beni şaşırttı. 7,5 yaşındaki kızımın kendisini bu kadar güzel ifade etmiş olmasıyla gurur duydum, sevindim. Ama aynı zamanda mesajı da çok önemli bir dersti. Kendimi toparladım, sırtımı televizyona döndüm ve onun gözlerine baktım. Rahatladı ve okulda arkadaşıyla yaşadığı hoş bir olayı bana anlattı.

Kızımla yaşadığım bu deneyim insan ilişkilerinde, özellikle iletişimde çok önemli bir prensibe işaret ediyor: Bütün dikkatimizi bize konuşan kişiye vermek. Bu olmazsa, çocuklarımız da dahil, bizim tarafımızdan duyulduklarını ve en önemlisi dinlendiklerini düşünmüyorlar. Bu onları incitiyor, sevilmediklerini, önemsenmediklerini hissettiriyor.

Çocuklarımız ve eşimiz başta olmak üzere bize bir konuda konuşmak için yaklaştıklarında aramızdaki bütün engelleri, ki bunlar:TV, gazete, kitap, uğraştığımız iş, bilgisayar vb olabilir, kaldıralım ve bütün dikkatimizi onlara verelim. Onlara çok özlü sözlerle cevap vermemiz yada bize anlattıkları sorunların çözümlerini bulmamız gerekmiyor hemen. Hiç cevap vermesek de, sorunlarını hemen oracıkta çözemesek de onları dikkatlice dinlememiz rahatlatıyor, sevildiklerini ve önemli olduklarını hissettiriyor.

Ne kadar basit aslında değil mi?